Kategoriler
Blog

Sevmek neydi?

 

Yudumladıkça hatırlarsın maziyi, yad edersin iz bırakanları…

Güzeldir birinin hayatına iz bırakması, ama iz olmasaydı da yanımda, şurada karşımda otursaydı dersin.

Düşünür, düşünür, üzülürsün…

Her şeye rağmen, onca yaşanmışlık, onca zaman üstünden, geçen onca şeye rağmen arayayım dersin, bir sesini duyayım…

Uzaktan da seversin aslında. Sevmek neydi?

Bir karşılık beklemek mi yoksa yalnızca sevmek mi?

Ne güzel anlatmış Cemal Süreya;

 

‘’Uzaktan seviyorum seni!

Kokunu alamadan,

Boynuna sarılamadan.

Yüzüne dokunamadan.

Sadece seviyorum!

Öyle uzaktan seviyorum seni!

Elini tutmadan.

Yüreğine dokunmadan.

Gözlerinde dalıp dalıp gitmeden.

Şu üç günlük sevdalara inat,

Serserice değil adam gibi seviyorum.

Öyle uzaktan seviyorum seni,

Yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden.

En çılgın kahkahalarına ortak olmadan.

En sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan.

Öyle uzaktan seviyorum seni!

Kırmadan,

Dökmeden,

Parçalamadan,

Üzmeden,

Ağlatmadan uzaktan seviyorum.

Öyle uzaktan seviyorum seni;

Sana söylemek istediğim her kelimeyi,

Dilimde parçalayarak seviyorum.

Damla damla dökülürken kelimelerim,

Masum beyaz bir kağıtta seviyorum.”

Kategoriler
Blog

Biz Arnavutköy’de bir meyhane!

Birbirinden güzel meyhaneler… İstanbul’un kendine has o büyülü havasından mı bilinmez, En iyi meyhaneler hep İstanbul’da sanki… Belki de hep İstanbul’a olan aşktandır bu!

 

İstanbul bir başka şehir, insanı içine alan, tüm kargaşasına rağmen asla kopamadığın, hele bir de tarihine kaptırdın mı kendini…

 

Aşk gibidir İstanbul, sinirlenirsin, uzaklaşmak istersin ama kendini uzak tutamazsın istesen de yapamazsın, İstanbul meyhaneleri de en az bu kadar insanı içine alır ve kopamazsınız!

 

Meyhane için tarih gereklidir, her zaman anılar lazımdır, geçtikçe güzelleşen yıllar lazımdır ve yaşanmışlıklar. Birbirinden farklı hikayeler gizlenmiş olmalıdır o duvarlara, masalara…

 

Meyhaneyi sevmek gerek, kendini orada tamamlanmış hissedip anı unutmak gerek.

 

Biz Arnavutköy’de bir meyhane! Sıcak, samimi hikayeler ile dolu evimizde size de eviniz gibi hissettirmek için elimizden geleni yapıyoruz.

 

En kısa sürede görüşmek dileğiyle!

 

Kategoriler
Blog

Arnavutköy’ün İncisi O Maestros…

Boğaz’ın incisi her zaman Arnavutköy olarak bilinirken, biz de Yunan ve Türk mutfağını harmanlayarak eşsiz Boğaz manzarası ile Arnavutköy’ün İncisi O Maestros…

Peki Arnavutköy’ün bu insanı içine alan buğulu havasının sebebi ne olabilir?

Biz bu soruya; ‘’ – Şüphesiz tarih! ‘’ demekten başka bir cevap bulamıyoruz.

Bir Boğaziçi Hikâyesi / Mega Revma’dan Arnavutköy’e adlı kitabında Arnavutköy’ü Yunanlı yazar Skarlatos Vizantios; ‘’ 1500 yıl öncesinin tarihinden izler taşıyan Arnavutköy, Avrupa yakasında bulunan en güzel köylerden biri olarak tanınırmış. Rum halkı, lezzetli küçük midyeleri, ahşap evleri, yalıları, ayazma ve kiliseleri, camisi, sahil gazinoları, meyhane ve tavernaları, kokulu çileğiyle ünlüymüş. ‘’ bu şekilde anlatmış.

Hiçbir şey eskisi gibi kalmasa da Boğaz manzarası ile birlikte rakınızı yudumlarken veya Boğaz’a karşı derin bir nefes alıp o tertemiz havanın ve denizin sizi içine almasına mani olamayacağınız kesin…

Kategoriler
Blog

Boğaz’a küçük bir gezinti!

İstanbul’un insanı büyüleyen bir havası olduğu tartışılamaz ama bazı yerler bir başka özel ve büyülü.

Bunların başında gelenlerden birisi de İstanbul Boğaz’ı…

Boğaz sizi hayattan birkaç dakikalığına uzaklaştırıp, hayaller dünyasına sürükler…

“İstanbul’da, Boğaziçi’nde
Bir garip Orhan Veli’yim
Veli’nin oğluyum
Tarifsiz kederler içinde
Urumelihisarı’na oturmuşum
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum
İstanbul’un mermer taşları
Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları…”

Demiş Orhan Veli Kanık.

Mutlu edeceği kadar, kederler içinde şiirlerde yazdırdığı da söylenir.

Biz sizi Arnavutköy’deki penceremizden Boğaz ile buluşturarak farklı hayallere daldıracak ve küçük bir gezintiye çıkaracağız.

En mutlu, en hüzünlü…

Gününüz ne olursa olsun görüşmek dileğiyle!

Kategoriler
Blog

İyisi ve kötüsü ile; Tüm gecelere!

Yemek yenilen yer değildir meyhane, anıların yad edildiği, dertlerin tasaların paylaşılarak çoğaldığı, kutlamalar derken, en büyük sorunların çözüme kavuşturulduğu bir dergah…

Adaptan geçiyor ya her mesele;

‘’Adabı vardır rakının.
Önce kiminle içtiğini bileceksin,
sonra kime içtigini.
Değecek mesela içtiğin meseleye.
Ya keyfe içeceksin,
laf getirmeyeceksin kadehindekine.
Çünkü kolay kırılır rakı kadehi.
Bir de masada olmayana,
olsun istediğine içeceksin. ‘’

Sarhoş olmak istersin ve olursun ama bunu zevkle yapmak bir meziyet ister. Sohbetle dolu bir sofrada, tadımlık mezeler ve rakı ile saatlerce sürecek, çakırkeyf ile başlayıp masadan arkadaşlarınız veya sevdiklerinizin omuzlarında gülen yüzler ile kalkabileceğiniz…

İyisi ve kötüsüyle geçirilen tüm gecelerinize!

Kategoriler
Blog

Çocukluğun Saflığını Hatırlamaya, Gençliğinin Heyecanını Tekrar Yakalamaya Gidersin…

Çocukluk anıları, gençlik anıları… Hepsi farklı farklı hatıralar bırakmıştır bizde. Uçurtma gördüğümüzde gülümseten, sırtında çanta olan bir öğrenciye baktığımızda lise sıralarına özlem oluşturan anılardır bunlar ve tabi her zaman görüşemesek de gönül bağımız olan dostlarımızla olan anılarımız…

Anlatmaya kalksak en saf gülüşümüze ortak olan, en sevinçli anlarımızda yanımızda olan, aşık olduğumuzda karşımızdakine söyleyemesek de duygumuzu hiç bekletmeden anlattığımız dostumuzla neden görüşemediğimizin bahaneleri vardır. Aramız açıldığından, samimiyetin bozulduğundan değildir bu görüşememe; ilk karşılaşmada, ilk görüşmede her şey kaldığı yerden devam eder. İşte böyle bir dost arar ‘Ne yapıyorsun bu akşam, görüşemiyoruz uzun zamandır’ der, hatıraların canlanır ve ‘Tamam’ der gidersin, tokuşan bardaklarda gülümsemeye gidersin. Eskiyi yad etmeye; çocukluğun saflığını hatırlamaya, gençliğinin heyecanını tekrar yakalamaya gidersin.

Müziklerimiz ve mezelerimizin size eşlik ettiği, anıların canlandığı ve saf tebessümlerin yüzünüze vurduğu böyle günlerde görüşmek üzere.

Kategoriler
Blog

Çilingir Sofrası

İnsan anlatmak ister, içinde tutmak istemez. Söz tam dile gelir, içeriden bişey izin vermez. Gönül anlat der dil izin vermez. Dil ikna olmamıştır gönlün yangınına… Dostane bir söz işitir kulak; ‘Gel bu akşam bir çilingir sofrası kuralım’ , ‘Tamam’ deyiverirsin bir anda.

Kurulur çilingir sofrası, rakılar tokuşturulur. Bir yudum rakı aldın mı, gönül artık dili dinlemez; dil de gönle mani olmaz. Dedik ya çilingir sofrası diye, gönlün kilidi açılmıştır artık.

Bu sofra diğerlerinden farklıdır; sır yoktur bu masada, her şey içten geldiğince anlatılır. Bu sofradan dışarı söz gitmez, burada konuşulan burada kalır; adap böyledir.

Kafesten çıkan kuş nasıl ki durmadan kanat çırpar, dilediğince uçar; gönül de böyle dile gelir bu sofrada, anlatır, anlatır…

Gönlünüze anahtar olacak sofralarda buluşmak dileği ile…

Kategoriler
Blog

Nasıl ki her sohbet ortamının bir adabı, bir dili varsa rakı içmenin de bir adabı vardır…

Ettiğimiz her sohbette konuşma dilimiz farklıdır. Bu dili konuştuğumuz kişiye ve sohbet ettiğimiz ortama göre ayarlarız, yerine göre dilin kemiği oluverir bir anda. Nasıl ki her sohbet ortamının bir adabı bir dili varsa rakı içmenin de bir adabı vardır, rakı içmek bir kültürdür. Bu öyle bir kültürdür ki taa eskilere dayanır, zamanın ‘Gedikli Meyhane’lerine…

Necip Mirkelamoğlu Rakıname’sinde ne de güzel demiş,

İçmesini bilene, zevk-u sefadır,

İçmeyi bilmeyene, cevr-ü cefadır rakı.

Bir münasip mikdarı, muhabbet anahtarı,

Kaçırırsan ayarı, can’a ezadır rakı.

 

Rakı içileceği zaman sofralar kurulur, öyle kuru kuru içilmez; rakılar doldurulur, hepsi aynı hizada olacak şekilde; bardaklar tokuşturulur, sonra bardaklar bir kez masaya vurulur… Başlasın sohbet. Bu sohbet bilindik sohbetler gibi değildir, ağızlar değil gönüller konuşur bu sohbette. İşte böyle bir şeydir rakı içmek.

Boğazın ışıkları gözlerimize, Arnavutköy’ün samimiyeti gönlümüze meze olduğu bir günde rakılarımızı tokuşturmak dileği ile.

 

Kategoriler
Blog Uncategorized

Aynı sofralarda buluşan iki ülke!

Anlaşamayan kardeşler gibi sürekli tatlı atışmaları olan iki ülke düşünün; Farklı dili konuşmalarına rağmen aynı sofralarda buluşan, müzikten yemeğe birçok benzerliği olan…

Yunan mutfağı ve Türk mutfağının birçok ortak noktası olduğunu biliyoruz, bunların başında gelen şey zeytinyağlı yemeklere verdiğimiz önemden geliyor.

Deniz mahsulleri üzerinde yoğunlaşmış, ortak coğrafyayı paylaştığımız gibi ortak tatları da paylaştığımız nefis birer mutfağa sahip olduğumuz kesin!

Yiyeceklerdeki ana detaylara bakarsak, meyve ve sebzelerin tazeliğinden doğal otlara, mezelerin eşsiz ve tadına doyulmazlıklarına, peynire olan düşkünlüğe…

Zeytinyağlı yiyecekler ağırlıklı olduğu için baharatlar çok fazla kullanılmasa da kekik, soğan, sarımsak ve limonun vazgeçilmezlerden olduğunu söyleyebiliriz.

Aynı zamanda bizde olduğu gibi beyaz peynir bulmak oldukça zordur ama rakımızın vazgeçilmezi Türkiye’de severek yediğimiz beyaz peyniri Yunanistan’da da bulmamız mümkün!

Kategoriler
Blog

Boğaz’ın en güzel yerleşim yeri…

Arnavutköy…  1850’lerden bu yana uzanan tarih kokulu bir yerleşim yeri.  Rumların ve Türklerin birlikte huzur içinde herkesin birbirini tanıdığı ve selamlaştığı ‘’ Günaydın ‘’ ile başlayıp ‘’ İyi akşamlar! ‘’ ile biten muhteşem günlerin yaşandığı Boğaz’ın en güzel yerleşim yeri…

Peki Arnavutköy ismi nereden geliyordu?

Biz burada sizinle rivayetlerden birisini paylaşmak istedik;

Eski dönemlerde bu bölgede yaşayan Arnavut bir köylü Arnavutköy’ün isim babası olarak bilinir. Şöyle ki; bölge en eski dönemlerinden bu yana Edirne’ye ve dolayısıyla Avrupa’ya gidiş güzergâhı üzerinde yer almıştır. Yol üzerinde oluşu ve burada bir Arnavut’un yaşamasından dolayı bu güzergâhtan geçenler zamanla bu mevkiye Arnavut’un Köyü ismini takmışlardır. Geçen süre içerisinde de “Arnavut’un Köyü” “Arnavutköy” olarak değişmiş ve halkın diline bu şekilde yerleşmiştir.